İndirmeye üşenen arkadaşlarımız için buraya direk hikayeyi atıyorum. Resimleri atamadığım için üzgünüm...
‘Başımda değişik bir ağrı var. Tanrım hiç hissetmedim böyle bir şeyi? Kafamdaki de nedir?! Lanet! Buda ne?’
Max, duvarları kan lekeleriyle dolu, ışıkları doğru düzgün yanamayan ve garip iniltilerin sardığı ameliyathanede açtı gözlerini. Bir resim dışında hiçbir şey hatırlamıyordu. Tek yaptığı rüyasında gördüğü o garip şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmaktı. Acaba bu şey gerçekten var mıydı?
Ayağa kalktı, etrafına bakındı. Karşısında o iğrenç yaratığı gördü. Gözlerini kapattı, açtığında o orada değildi. Neydi o? Neden rahat bırakmıyodu onu? Ya bu cesetler?! Bu lanet olasılarda, bunlarda nereden çıktı?!
Tavandaki florasan yanıp yanıp sönüyor ve her yandığında etrafa saçılmış neşter ve ameliyat malzemelerinin üzerindeki kan lekelerini açığa vuruyordu. Birde duvarda yazan 48 sektör yazının üzerindeki kanlar... Mide bulandırıcı. Biri.. Biri burda bir katliyam yapmış olmalıydı. Yoksa.. O şey miydi bunu yapan?
Aklında sadece bir kare vardı.
Elinde silaha benzer bişeyle ona doğru
bakan garip bir yaratık.. Bu şey Max’in
çocukluğundan beri rüyalarında gördüğü
şeydi. Bu gerçek olamazdı. Hepsi bir rüyaydı.
Evet evet bunların hepsi bir rüya olmalıydı. Max uyanacak ve hepsi son bulacaktı.
Böyle olması gerekiyordu. Hep böyle olurdu...
Ardından bir kadın çığlığı duyuldu. Acı içerisindeydi. Koşmaya başladı. Korkuyordu ama bu korkunun ondan alabileceği hiç bir şey yoktu. Deli gibi sesin geldiği yere koşuyordu. Birileri onu izliyor gibiydi. Her tarafta ölüler vardı ve onları görüp acı çekmesi için bırakılmış gibiydiler. Bir an gözünü kapattı ve birinin ona seslendiğini duydu ‘Max, Max. Burdayım, hiçbir insanın ulaşamadığı yerde, gel bana...’
Gözünü açtığında dışarıdaydı. Herşey normal gibiydi. Sağ tarafında bir palmiye ağacı vardı. Ama bir terslik vardı... Palmiye ağacının bir yaprağı vardı ve buda sarıydı. Yanındada yaprak gibi sallanan bir insan vicudu vardı. Suratını tam göremesede onun sarı saçlı bir kadın olduğunu gördü. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Hayır hayır, zaten hepsi bir rüya değil miydi?..
Küçük bir kızın ona doğru geldiğini farketti. Küçük kızın arkasında o yaratık, elindede bir silah vardı kızın. Suratında sinsi bir gülümsemeyle silahı Max’e doğru yöneltti, Max aniden yere yattı. Elini başının üstüne koydu, ve gözlerini kapattı. Gözünü açtığında sese doğru koşuyordu. Hayır hayır hepsi sadece bir hayaldi, bir hayal... Max önüne çıkan kapıları hızla geçip sesin geldiği yere hızla ilerliyordu. Son kapıdan girerken sağ taraftaki sedye dikkatini çekti. Sedyenin üzerinde palmiye ağacının sarı yaprağını gördü. Anlam veremiyordu... Çığlıkların önündeki kapının ardından geldiğini anladı ve son kapıyı yavaşca araladı.
Ağlayan bir kadın gördü. Yavaşça iki adım attı, ve iyi olup olmadığını sordu. Bir yanıt alamadı. Bu kadını daha önce görmüş gibiydi. Sanki biri ondan hayatını geri almışta parça parça geri veriyor, beyninin içindekileri karıştırıp etrafa saçıyor gibiydi. Sonrada oyuncaklarını toplayan bir çocuk gibi onları tekrar kutusuna koyuyor ve yatağının altına saklıyordu. Kız ‘Evet iyiyim Max dedi. Ya sen?’ İsmini biliyordu. Öyleyse, bu kız bir yakını olmalıydı. Max ‘Beni nereden tanıyorsun’ dedi. Kadın ‘Sen ve ben hiç ayrılmadık ki’ dedi ve kolunu Max’in omzuna koydu.. ‘Peki, ben seni nerden tanıyorum?’ ‘Max bu durumda bile nasıl dalga geçebiliyorsun?’ ‘İsmin ne peki’ diye soru Max. ‘İsmimi öğrenmek istiyorsun Max, benle dalga mı geçiyorsun?! Lola olduğunu bilmemiş gibi yaparak eline ne geçiyor biliyor musun? Hiçbirşey?!’
O sırada birilerinin çığlığı yankılandı odada. Max, yardım et diyordu. ‘Lola, gitmeliyiz’ dedi Max. ‘O orada...’ Max’in ‘Ne’ demesine kalmadan kapı hızla açıldı ve o yaratık içeri girdi. Max hızla arkasını döndü ve ne olduğunu anlamadan kendini Lola’nın önünde koşarken buldu. Arkalarındaydı. Ardından Lola’nın çığlığı duyuldu.
Arkasına doğru göz ucuyla baktı. Ve o çirkin yaratığı gördü. Her şey bitmiş gibiydi. O anda bir şey onu yukarıya doğru çekip aldı. Bir anda havalandırma deliği gibi bir şeyden içeriye girdi. Aşağıya doğru baktığında hiçbir şey göremedi. Sadece karanlık. Ağlamaya başladı. Uyanmalıyım diyordu kendi kendine uyanmalıyım.. Aşağıya inemiyordu. Korku iliklerine kadar işlemişti. Vicudu da onu rahat bırakmıyor durmaksızın adrenalin miktarını arttırıyordu. En sonunda gözlerini kapattı ve her şeyin biymesi umuduyla derin bir uykuya daldı.
Rüyasında ona gülümseyen Lola yı gördü. ‘Ben mutluyum Max, sende gel burada yaşıyalım, sonsuza kadar...’ Max rüyaların, beyninin ona bir oyunu olarak değerlendiriyordu. Bütün olanların tek bir mantıklı açıklaması bile yoktu. Olsa olsa bir rüya bu kadar imkansızı düşündürebilirdi insana.
Bu seferde olayların başladığı ana, hastaneye girdiği esnaya döndü. Herşey normaldi, güvenlik görevlisine iyi günler dedi ve resepsyona doğru ilerledi. O esnada bir doktor geldi ve ‘Odanıza gönderdiğim zarfları teslim aldınız mı’ dedi. ‘Odam?’ ‘Evet 148 numaralı oda değil miydi?’ ‘Ha evet, odam. Peki teşekkürler doktor bey.’ Max merdivenlere doğru yöneldi ve merdivenlerden inen bir hemşireye 148 numaralı odanın kaçıncı katta olduğunu sordu. Hemşireden 4. katta olduğun öğrendi ve ağır adımlarla yukarı çıkmaya başladı.
Tam hastaların bulunduğu odaların olduğu bölüme giderken bir sedye gözüne çarptı. Üzerinde yeşil bir palmiye yaprağı vardı. Sedyeye doğru yürüdü, ve tam eline alacakken arkasında Lola’nın sesini duydu. ‘Max!! Dönmüşsün..’’ Evet döndüm, diye yanıtladı Max. Bir süre uzun ve düz bir koridorda odaya doğru yürüdüler. ‘ Sarah’ın nasıl olduğunu sormayacak mısın Max?’ diye sordu Lola. ‘Sarah?’ ‘Kızın Max!Neyin var anlıyamıyorum?!’ ‘Sadece biraz yorgunum, anlayış göster’
O esnada Max’in gözünün önünde bir resim canlandı. Yüzüne hafif bir ışık vuran, hafif yaşlı bir adam. Kimdi o? Nereden çıkmıştı? Onla ne alakası vardı. Max’in kafasında hayatında hiç olmadığı kadar soru işareti vardı. Yoksa deliriyor muydu? Şuan komada olan bir hasta mıydı yoksa Max? Kim bilir...
Odaya girdiklerinde, Max’in rüyasında gördüğü, ona silah doğrultan küçük kız, yatağın üzerinde yatıyordu. Lola, küçük bir öpücük kondurdu küçük kızın yanağına. Kız uyandı ve ‘Baba!!’ diyerek babasının kollarına atıldı. Max ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyordu. Bu insanlar nasıl ailesi olabiliyordu?!
Sarah’ın anlına bir öpücük kondurdu ve uyumasını söyledi. ‘Baba, uyumadan önce bi şey diyebilir miyim’ dedi küçük Sarah. ‘Tabiki’ diye yanıtladı Max. ‘Rüyamda seni gördüm baba, yanındada beni zorlayan o pis yaratık vardı! Lola hemen lafa girdi. ‘Sadece bir rüya Sarah’ dedi Max ‘ Hayır hayır devam et..’O yaratık seni ne için zorladı’ dedi. ‘Elime bir silah verdi ve ağacın yanında ki adamı öldürmemi istedi, yapmazsamda seni öldüreceğini söyledi bana, o adam sendin baba!!’ ‘Sen ne yaptın’ ‘Gerçekten o yaptırdı baba gerçekten’
Lola bir rüya görmüşsün kızım dedi ve ‘Babanın dediğini yap ve uyu, hastalığını ancak böyle yenibilirsin’ dedi. Küçük Sarah uyumak üzere gözlerini kapadı.
Max, Lola’yla hastane’nin yemekhanesine indi. Bir masaya oturdular ve Lola heyacanlı bir şekilde lafa girdi ‘Max bende bu tür rüyalar görüyorum’ Max sözünü kesti ‘Dur tahmin edeyim, ameliyathane gibi bir yerdesin,48. sektör... Başında garip bir ağrı var. Hiçbir şey hatırlamıyorsun tek bir şey dışında. Lola ‘O yaratık...’ diye atladı. ‘Ben korkumdan ağlarken, kapıdan birden sen girdin Max, bana kim olduğumu sordun Tanımadın bile!’. Max in kafasında o kadar çok soru vardı ki...
Kafasını masaya doğru hızlıca vurdu. Gözlerini kapattı, derin düşüncelere daldı. Gözlerini açtığında sıcaklığın bir anda düştüğünü ve aynı masada oturmakta olduğunu farketti. Her taraf karanlıktı. Yine birisi çığlık attı. Max artık farkındaydı. Bu çığlıklarda oyunun bir parçasıydı. Nereye götürülmek istendiğinin bir göstergesiydi. Oyuncu ve piyon. Max hızla sesin geldiği yerin aksi yöne koşmaya başladı. 30 saniye kadar koştuktan sonra önüne bir duvar çıktı. Hiçbir çıkış yoktu. Tek çözüm geri dönmekti. Yere çöktü, ellerini gözüne doğru götürdü. Uyanmak istiyordu. Nerede olduğu önemli değildi. Bu korkudan kurtulmak istiyordu. Gözünü açtığında hiçbir değişiklik yoktu. Oyunun kuralları belliydi; oyunu oynayan istemedikçe, yani Max yeterince acı çekmedikçe sona yaklaşılmayacaktı. Max sona ilk gözünü açtığından daha yakın olduğunun farkındaydı. Çok acı çekmişti
Max anlamaya başlamıştı. Ama anlamak hiçbir şeyi çözmüyordu. Bir planının olması şarttı. O ne istiyorsa onu verecekti. Oyun kurallarına göre oynanacaktı. İlk iş beyni buna inandırmaktı. Bu bir oyun, gerçeklikle alakası yok. Adrenalinin kana karışımı durmalıydı artık.
Geriye doğru yürüdü, ve yemekhaneye geri döndü. Sağ tarafında hasta odalarına çıkan yere gitti. Sağındaki tualete girdi. Adrenalin onun tualet ihtiyacını zorunlu kılmıştı. Aynaya baktı. Suratı her zaman olduğu gibiydi. Oyunun kusursuzluğu bir kere daha tescillenmiş oldu. Ne tür bir zeka bunu düşünebilir ki? Tek amacı bu soruların cevabını biran önce bulabilmekti.