Fenerbahçe’nin bu sezon, kendi sahasında oynadığı üçüncü mühim eleme maçıydı bu ve Fenerbahçe üçüncü kez çuvalladı. Şampiyonlar Ligi ön elemesinde oynanan Dinamo Kiev maçı, Uefa Kupası’nda oynanan AZ Alkmaar maçı ve F.Bahçe’nin Türkiye Kupası’ndan elenmesine neden olan Beşiktaş maçlarının ortak noktası; Fenerbahçe’nin coşkulu seyirci topluluğu önünde, kazanmak zorunda olduğu birer eleme maçı olmalarıydı. Ve Fenerbahçe yine kazanamadı. Yine kötü oynamadı, yine fragmanlar halinde iyi ve kötü futbol oynadı ama sonuç olarak istediğini alamadı. Beşiktaş ise, moral olarak ya da oyun olarak dibe vurduğu zamanlarda, bir Kadıköy gezintisine çıkıp kendine gelmeyi artık alışkanlık haline getirdiğini kanıtlamış oldu bu zaferle.
Kiev, Alkmaar, Beşiktaş...
Bunda seyirci baskısının da etkisi olabilir, teknik direktörün takımı iyi hazırlamayışının da, tesadüflerin de; ama Fenerbahçe, kazanmak zorunda olduğu halde maça yine iyi başlayamadı. Bir türlü rakip yarı sahaya yerleşmeyi başaramayan ve orta sahada sık sık top kaybı yapan F.Bahçe’ye karşı; Beşiktaş iyi işlediği zaman çok etkili olan hızlı hücumlarıyla cesaret buldu. Ancak Dinamo Kiev ve Alkmaar takımları, benzer pozisyonlarda Fenerbahçe’nin ilk dakika şaşkınlığını cezalandırmıştı, siyah-beyazlılar o denli mahir çıkmayınca oyun yavaş yavaş dengeye geldi.
İlk yarının bütününe bakıldığına en iyi işleyen şey Beşiktaş’ın ofsayt taktiğiyle, Fenerbahçe’nin sağ kanadı olurken; sağda adeta güreşe tutuşan Tuncay-Baki ikilisinin aksine, diğer kanattaki Tümer’le Mustafa kırk yıllık birer dost gibi devreyi tamamladılar.
Fenerbahçe’de çok eleştirilen Kezman, aslında faydalı işler yapmaya çalışıyor, sağa sola açılıp top almaya çalışarak görevini yapmak istiyordu ama Fenerbahçe’de geriden fişek gibi çıkarak ondan pas alacak ya da boşalttığı alana girecek tek oyuncu Tuncay olunca; Kezman’ın koşuları da birer Beşiktaş için birer ofsayt tuzağı olmaktan öteye gitmiyordu.
Beşiktaş’ta ise Delgado-Ricardinho ikilisi takımın hızlı hücumlarından ne denli ustaysalar, savunmada da o denli vurdumduymazdılar ve genç Serdar’ın orta sahadaki yalnızlığı yürek burkucuydu. Buna kaptan Üzülmez'in maç eksikliğinden doğan ürkek oyunu da eklenince, Beşiktaş devre sonuna doğru ikinci yarıda olacakların sinyalini vermeye başlamıştı bile.
İkinci yarıda roller değişiyor
İkinci yarıda işler ve roller değişti. Fenerbahçe, tıpkı Antalyaspor'un yaptığı gibi, Beşiktaş’ın yalnızca Serdar’ın eline bakan zayıf orta sahasını azıcık daha önde karşılayıp, biraz da agresifleşince dengeler birdenbire değişiverdi. Müthiş bir baskı kurdu sarı-lacivertli takım ikinci yarının başında ve orta sahayı rahat geçtiği için birçok pozisyonda kaleye rahatça inebildi. Bu oyun özellikle iyi bir gününde olan Alex'in önderliğinde birçok olgun Fenerbahçe atağının da gelişmesine neden oldu ve Fenerbahçe belki de bu sezon ilk kez bu denli organize gol girişimleri gerçekleştirdi. 55’de Tümer’in attığı gol böyle bir teşekkülün sonucunda gelmedi belki ama, Tuncay’ın Alex olmaya, Tümer’in de Kezman olmaya soyunması Saracoğlu’nu neşeye boğmaya yetti.
Golden sonra Beşiktaş biraz daha öne çıktı ama ikinci devrenin başındaki baskı Beşiktaş savunmaya çekildiği için değil, Fenerbahçe önde bastığı için etkili olmuştu; bu yüzden Beşiktaş hücuma çıkışlarda zorlanmaya devam etti. Tigana’nın Bobo hamlesi gayet yerindeydi ve Zico da buna Semih’le karşılık verse, belki de şimdi “dahi” diye anılacaktı. Ancak Zico her zaman olduğu gibi sabır ve tevekkülden yana kullandı tercihini, anlam verilemeyen Ümit Özat-Uğur Boral değişkliği dışında normal sürede takımına hiç dokunmadı.
Bir Kadıköy geleneği
Uzatmalarla birlikte, deplasmanda oynayan Beşiktaş’ın en iyi bildiği şeyi yapmaya devam ederek, maçı penaltılarla taşımaya çalışmasına kimsenin diyeceği bir şey olamazdı elbet. Normal sürede bulduğu pozisyonları atamayan ve Alex’i sakatlığa, Tümer’i de yorgunluğa kurban veren Fenerbahçe ise uzatma dakikalarında daha sönük, daha küskün ama yine agresifti.
Ancak Kadıköy geleneği yine bozulmadı ve tam da Fenerbahçe’nin iyi oynadığı dakikalarda Beşiktaş, bir duran top golüyle, hem de Fenerbahçe’den gönderilen Nobre’nin golüyle beraberliği buldu ve turu geçmeyi başardı. Bu artık, bir zamanlar o kulüpten kovulan "fakir ve gururlu genç"in intikamıydı. Maçın öyküsü böyle yazılmıştı demek ki.
Fenerbahçe teknik direktörü Zico’nun, “Karambol golcüsü isterim!” diye bas bas bağıran kadrosuna rağmen, golden sonra bile Semih’i oyuna sürmeyip, Deivid de Souza’dan medet umması ise, maçtan sonraki basın toplantısında neden hakemi bu kadar yüksek sesle eleştirdiğinin sebeplerinden biri olarak okunabilir belki. Oysa Fenerbahçe’ye turu kaybettiren, gerçekten çok kötü maç yöneten hakemden çok ilk maçta alınan skordu ve o yenilginin en büyük sorumlusu da bizzat Fener’in Beyaz Pelesi Arthur Zico'ydu.
Ve hakem!...
Maçın hakemi Selçuk Dereli, sanki Fenerbahçeliler’in her türlü komplo teorisini, her türlü kaygısını haklı çıkarmak istercesine, çok kötü bir maç yönetti. Baki, Mehmet Sedef ve son dakikada da Uğur Boral’ı oyundan atmayışı, Gökhan Zan’ın yaptığı penaltıya seyirci kalışı, Baki’nin kaleciye faul yaparak attığı golü ancak yardımcı hakeminin uyarısıyla iptal edişi ve maç içindeki birçok kartlık fauülü es geçişiyle Selçuk Dereli, bu memleketin çok ciddi bir “hakemlik” sorunu yaşadığının canlı kanıtı gibiydi ülkemizin Avrupa nezdindeki en üst düzey hakemi olarak. En kötüsü de bunca hengâmenin ortasında, bu kötü performansın faturasının bu işlerden en çok şikâyet eden takım olan Fenerbahçe'ye çıkması oldu. Şimdi artık seyreyleyin gümbürtüyü!..