Açık Oturum
Toplumu yakından ilgilendiren güncel bir konunun değişik görüşlerdeki uzman kişiler tarafından seçkin bir izleyici önünde tartışılmasıdır. Açık oturumda, değişik görüşlerin eşit oranda temsil edilmesi temel ilkedir, tartışmayı bir başkan yönetir. Başkan konuyu belirler, konuşmacıları tanıtır, sonra konuşmacılara sırasıyla söz verir. Konuşmacılar birbirlerini dikkatle dinler, gerekirse not alırlar. Başkan genellikle yapılan konuşmaları oturumun sonunda toparlayıp özetler.
:shocking: :fikirvar: :scnfikir: :scn_op:
**Yabancılara Toprak Satışı ve Sonuçları...**
"Vatandaş" kavramının "müşteri" kavramına dönüştürüldüğü, üretmeden tüketen ve toplumsal olaylara tepki göstermeyen bir insan yapısının oluşturulmaya çalışıldığı, vergi vermesi gereken kesimlerin Devlete "borç" vererek ülkenin "borç tuzağı"na girmesine katkıda bulunduğu, yaşanan ya da yaratılan "kriz"lerin bu süreci "meşrulaştırıcı" bir etken olarak kullanıldığı ve ülke aleyhine kararlar alınmasının kolaylaştırıldığı günümüzde, Türk ekonomisi 'küçülmüş-küçültülmüş' ve ulusal varlıklarımız ve işgücümüz 'ucuzlatılmış'tır. 'Eşitsizliği artıran' uygulamalar toplumsal bağları çözmekte, 'dışarıya bağımlılığı pekiştiren" uygulamalar umutsuzluğu artırmaktadır.
Uygulanan yıkım programının "yöntem, etki ve sonuçları" ise, en açık biçimde "Tarım Sektörü"nde ortaya çıkmıştır. Türk tarım sektörü, öncelikle kamu yönetiminin çözülmesi ve üretici ile bağının kesilmesi, tarımsal KİT'lerin zarar ettirilmesi sonucu özelleştirilmesi ve kapatılması, tarımsal kredi kuruluşlarının devre dışı bırakılması nedenleriyle, ürün bazında etkinliğini yitirmiş, desteksiz bırakılan üretici verimliliği de artıramayınca dışardan gelen ürünlerle rekabet edemez duruma düşmüş, içerdeki tarımsal üretim bilinçli olarak engellenirken ithal ürünlerle piyasa yabancılara terk edilmiştir. Gelinen noktada, yabancıların üreticinin toprağını satın alması ve Türk çiftçisinin kendi arazisinde taşeron işçi konumuna düşürülmesi amaçlanmaktadır.
İşgal edilen taşınmaz malların imar planı yapılmadan satışına olanak tanıyan ve Cumhuriyet tarihinin 13. gecekondu affını içeren "4916 Sayılı Çeşitli Kanunlarda ve Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"; Hazine'ye ait tarım arazilerinin 5 yıl süreyle kullananlara satılmasına, küçük sanayi sitesi, borsa ve serbest bölge kurulması, organize hayvancılık ve en az 100 kişiye istihdam sağlayacak yatırım için doğrudan satış yapılmasına, karşılıklı olmak ve yasal sınırlamalara uyulmak kaydıyla yabancı uyruklu gerçek kişiler ile ticaret şirketlerinin Türkiye sınırları içinde taşınmaz mal edinebilmesine, Bakanlar Kurulu'nun izni ile yabancıların 30 hektardan fazla taşınmaz mal edinebilmesine olanak sağlamaktadır.
Devletin aslî-maddî unsurunu oluşturan ülkede yabancıların arazi ve emlak edinmesinin ortaya çıkardığı siyasi, iktisadi, sosyal, hukuki ve malî çok önemli ve karmaşık sorunlar nedeniyle yabancılar hukukunda çeşitli sistemler gelişmiş ve devletler kendi ulusal çıkarlarına uygun gördükleri ilke ve yöntemleri benimsemişlerdir. Yabancıların klasik insan hak ve özgürlüklerinden vatandaşlar gibi yararlandırılması günümüzde genellikle kabul edilmiş bir ilke niteliğinde ise de; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, yabancıyı ülkesinde barındıran devlete hak sınırlandırma olanağını açıkça tanımıştır. Bu sınırlama ya da kısıtlamaların nedeni, Devleti korumak, onun devamlılığını sağlamak düşüncesine dayanmaktadır. İnsan hak ve özgürlüklerini vatandaş gibi yabancıya da tanımış bulunan Anayasamızın 16. maddesinde "Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir" ilkesi mevcuttur.
Mevzuatımızda yabancı tüzel kişilere taşınmaz edinme hakkını tanıyan genel bir kural yoktur ve ilke olarak yabancı şirketlerin Türkiye'de arazi iktisap edemeyecekleri konusunda Türk doktrini görüş birliği içerisindedir. Bir devletin başka bir devlet ülkesinde taşınmaz mal edinmesinin o devletin "siyasi bütünlüğü" ilkesine aykırı düşeceği ve siyasi anlaşmazlıklara yol açacağı kabul edildiği için, bazı istisnalar dışında bu konuda karşılıklılık esasının dahi geçerli sayılamayacağı belirtilmektedir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi çeşitli kararlarında, Devletin toprak bütünlüğü yanında, siyasi bütünlüğünü de zedeleme ve satılan toprak parçaları üzerinde satan devletin egemenliğini etkileme istidadını da taşımakta olması nedeniyle yapılan düzenlemelerin Anayasal ilkelerle uyum içinde bulunmadığını açıklamıştır.
Yabancı gerçek ve tüzel kişilerin ülkemizde taşınmaz mal edinme haklarının tarihsel gelişimine ve bunların esaslarına bakıldığında; Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancı tüzel kişilere ülkede mülk edinme hakkının tanınmadığı, yabancı gerçek kişilere de söz konusu hakkın 7 Sefer 1284 (16 Haziran 1868) tarihli yasayla verildiği görülmektedir. Kapitülasyonlarla bu hakkın genişlediği süreçte, 24 Temmuz 1923 tarihinde imza edilen ve 28. maddesiyle kapitülasyonları kaldıran Lozan Barış Andlaşması, Türkiye'de yabancılar hukuku açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Lozan Barış Andlaşmasıyla Misakı Milli hudutları içerisinde özgür ve bağımsız bir devlet olarak varlığı tanınan Türkiye Cumhuriyeti, ulusal mevzuatını düzenleme çalışmalarının hemen başında Lozan'dan yedi ay kadar sonra 18 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe konulan 442 sayılı Köy Yasası'nın 87. maddesi ile yabancılara verilen haklara oldukça kapsamlı bir sınırlama getirmiştir. 2644 sayılı Tapu Yasası'nın 35. maddesinde yer genel sınırlamalar dışında, yabancı gerçek kişilerin taşınmaz mal edinme hakları yönünden 36. madde de ayrı bir sınırlamayı içermektedir.
442 sayılı Köy Yasasının 87. maddesi, yabancı uyrukluların köy sınırı içinde taşınmaz mal edinmelerini yasaklamıştır. 2644 sayılı Tapu Yasası'nın 35. maddesine göre, yabancıların taşınmaz mal edinebilmesi, yasal sınırlamalar saklı kalmak koşuluyla, karşılıklı olma koşuluna bağlıdır. Aynı yasanın 36. maddesi ise, yabancı gerçek kişilerin bir köye bağlı olmayan bağımsız çiftliklere ve köy sınırları dışında kalan arazinin 30 hektardan çoğuna, ancak hükümetin izniyle sahip olabileceklerini hükme bağlamıştır. Bu hükümlerin, yeni kurulan Devlette ulusal birlik ve beraberliğin korunması ve bilhassa sosyal ve kültürel açıdan gelişmemiş ve Devlet denetiminin istenilen etkinlikte götürülemediği yörelerin yabancı unsurlara açık tutulmasının yaratabileceği bir takım sakıncalardan duyulan endişe nedeniyle getirildiğine kuşku yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti, günümüze değin, Tapu Yasası'nın 35. maddesindeki karşılıklılık ilkesi ve Köy Yasası'nın 87. maddesindeki yasaklayıcı hükümler sayesinde, ülke topraklarının büyük miktarlarda yabancıların eline geçmesini önleyebilmiştir. Bakanlar Kurulunun günün politik ve ekonomik koşullarına göre uygulama esaslarını genişletmesi durumunda, zaman içerisinde ülke topraklarından önemli bir kısmının yabancı ülkelerin veya yabancı ülkeler uyruğundaki gerçek kişilerin eline geçmesi kaçınılmaz olacaktır.
Köy ve Tapu Yasalarının yabancı uyruklularla ilgili sınırlayıcı hükümlerinin Bakanlar Kurulu kararı ile uygulanmayabileceğini gösteren örnekler, yabancılara Türkiye'de birçok alanda taşınmaz mal edinme hakkı verildiğini de göstermektedir. Turizm Teşvik Yasası çerçevesinde turizm bölgesi ve turizm merkezlerinde yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişiler taşınmaz mal edinme hakkına sahip kılınmış; Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası yabancı tüzel kişilere bu konuda önemli ayrıcalıklar tanımış; Bankalar Yasası Türkiye'de şube açmasına izin verilen bankalara gereksinim duyacakları taşınmaz malı edinmelerine olanak sağlamış; Petrol Yasası yabancılara özel mülkiyete konu arazinin mülkiyetini sahibi ile anlaşmak koşuluyla satın alma hakkı tanımıştır.
28.06.1984 tarih ve 18845 sayılı R.G.'de yayımlanan ve 442 ile 2644 sayılı yasalarda değişiklik yaparak yabancıların ülkemizde mülk edinmelerine olanak sağlayan 3029 sayılı yasa, 24.08.1985 tarih ve 18852 sayılı R.G.'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararı; 'karşılıklılık ilkesinden ödün vererek yabancılara mülk edinme fırsatı veren ve bu konudaki takdiri Bakanlar Kuruluna bırakan' 3278 sayılı yeni yasa, 31.01.1987 ve 19358 sayılı R.G.'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiştir. Yüksek yargı iptal kararlarında; "ülkede yabancının arazi ve emlak edinmesinin salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemeyeceği, toprağın devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesi olduğu, toprak satışı suretiyle uluslararası ilişkilerde kimi devletlerin siyasi ve ekonomik desteğini kazanmak ve kendi olanaklarımızla gerçekleştirebileceğimiz konut sorununda önemsiz bir kaynak yaratmak maksadıyla ülke topraklarının satışına olanak tanınamayacağı" gerekçelerini belirtmiştir.
Yabancıya satılmış toprakların yasal yollardan yerine göre geri alınabilmesi olanağının varlığına güvenilemez. Yabancının her an kendi devletinin himayesinde olduğu dikkate alındığında böyle bir yola başvurmanın devletlerarası çetin sorunları davet etmesi kaçınılmazdır. Bu gerçeklere karşın, 4916 sayılı Yasa, Lozan Andlaşmasıyla başlatılan ve günümüze dek sürdürülen hukuk siyasetini değiştirmeye çalışmaktadır. Anayasanın 138. maddesi ve 153. maddesi, "hukuk devleti"nde yargı kararların işlemesi gerektiğini gösterdiği halde, 4916 sayılı yasanın amaç, temel ilke, içerik ve kapsam, bakımından 3029 ve 3278 sayılı yasalardan herhangi bir farkı yoktur.
Hangi koşullara bağlanırsa bağlansın ülke topraklarından satış yapılmasını sağlayan bu yasanın derhal yargı tarafından iptal edilmesi gerekmektedir.
Nitekim, Anayasamızın 44 üncü maddesi gereği, topraksız veya az topraklı köylüye toprak sağlamak ve bu konuda gerekli önlemleri almakla yükümlü bulunan devlet, karşılıklılık esası getirilse de, gerektiğinde köylüye verilebilecek toprağın yabancılara satışına izin vermemelidir. Anayasamızın 45 inci maddesi gereği, köylerde ve köyler dışında, hiç bir ayrım yapmaksızın, tarım arazisi, çayır ve meralarda yabancılara toprak satışına izin verilmemelidir.
Anayasaya açıkça aykırı olan 4916 sayılı yasa, ekonomik olarak zorlanan, toprağını işleyemez duruma getirilen köylülerin, arazilerini ve köylerini yabancılara satmasına yol açacaktır. Yıllardır Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da toprak almak için fırsat kollayan yabancı kişi ve devletlerin Köy Yasası'nın 87. maddesinin kaldırılması sonucu, önlerinde hiçbir engel kalmaması nedeniyle emellerine ulaşacaklarını belirtmeye bile gerek yoktur.
Bir toplumun yok ediliş öyküsünün belgesi olan Sevr'i bilen ve yok sayılmasına karşı çıkanların "paranoya" ile suçlandığı bir ortamda, Kurtuluş Savaşı'nın ülke ekonomisinin can damarını oluşturan kaynaklara yeniden sahip çıkma savaşı olduğu, Lozan Antlaşması'nın kazanılan zafere uluslararası düzende "'eşit konumda devlet'" statüsü sağladığı unutulmamalıdır. Bu süreçte Kurtuluş Savaşı'nda karşı karşıya geldiğimiz, 1950'li yıllardan sonra "müttefik" olduğumuz A.B.D'nin, Lozan anlaşmasını hâlâ imzalamayarak Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını tanımadığı da bilinmelidir.
Uyum süreci içerisinde olduğumuz Avrupa Birliği ülkelerinde, her isteyen yabancı getirilen kısıtlamalar nedeniyle, her istediği yerde, her istediği şekilde gayrimenkul edinemez. AB ile uyumsuzluğumuz "tarım reformu" alanında da ortadadır. AB'nin 26 Haziran 2003 tarihli anlaşmada gündeme getirdiği tarım reformu paketinde; tarımsal desteklerin aynen devam etmesi, AB bütçesinin yarısı olan yaklaşık 50 milyar Euro'nun tarıma ve kırsal politikalara harcanması, şekerpancarında, zeytinyağında, tahılda ve hayvancılıkta desteklere devam edilmesi, tarımsal ürün dışalımına yönelik engellemelerle içerdeki üreticinin korunmaya devam edilmesi, ürün bazındaki desteklerin yanısıra tarım ürünleri dışsatımında da desteklenmeye devam edilmesi ve Reform olarak sunulan yeni kararların en erken 2005'te uygulamaya geçmesi benimsenmiştir. Oysa, 24 Temmuz 2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan ve Avrupa Birliği'ne sunulan "Ulusal Program"da tarıma geniş yer veren 59. Hükümet, "Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği'nin tarımda yaptıklarını aynen uygulayacaktır." diyememiştir.
Özel kesimin çıkarlarının kamusal çıkarın-kamusal yararın yerine geçmesini sağlayan "yeniden yapılanma"nın yasal altyapısı, gündeme taşınan Maden Yasası ve Bazı Yasalarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Tasarısı ile devam etmektedir. Madenciliğin doğal kaynakları koruyucu yasaların getirdiği kısıtlamalar nedeniyle gelişmediği gerekçesine dayanılarak hazırlanan ve topraklarımızı, meralarımızı, ormanlarımızı, kıyılarımızı, zeytinliklerimizi koruyucu hükümleri değiştirmeyi amaçlayan tasarının gerçek amacı, yerli ve ulusötesi sermayeye karlı bulduğu her alanda, sınırsız şekilde, daha kolay ve düşük maliyetle üretim yapması için, yasa gücüyle madencilik faaliyeti yapma özgürlüğü kazandırmaktır.
Toprak satışlarının borç servislerinin amaçlarına hizmet ettiği günümüzde, tarım arazilerimiz satış kapsamındadır. Toprakları ve tarım arazilerini korumayı amaçlaması gereken "Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu Tasarı"nın geçici 33. maddesi, tarım arazilerimizi izinsiz yok edenleri para karşılığı affetmeyi öngörmektedir. Tasarının yasalaşması beklenmeden tarım dışı amaçlı kullanım istisnalarını genişleten ve yeni toprak talanlarına yol açabilecek düzenlemeleri içeren 13 Haziran 2003 tarih ve 25137 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan "Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılmasına Dair Yönetmelik" hakkında, ODA'mız tarafından Danıştay'a iptal davası açılacaktır.
"Ulus Devlet", "Sosyal Devlet" ilkelerini yıkmaya yönelik ana saldırı yasaları ise, Devlet örgütünü ve işleyişini tümüyle değiştirmeyi öngören ve 'yerelleşme' maskesine bürünen "Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı" ile "Mahalli İdareler Reformu Yasası Tasarısı"dır.
1923 yılında geleceğe umutla ve güvenle bakan Türk Ulusu, "Yapısal reformlar" adıyla tarımdan enerjiye, ticaretten sosyal güvenliğe kadar uzanan çok geniş bir alanda üretim yapısını ve bölüşümü kökten ve gelişmiş ülkelerin uluslararası sermayesi lehine değiştiren ve kamu otoritesinin ulusal politika üretme ve uygulama kapasitesini yıkan düzenlemelerin bütün hızıyla sürdüğü günümüzde, 80 yıl sonra geleceğe umutla ve güvenle bakamamaktadır.
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, 1900'lü yılların küresel güçlerinin boyunduruğunu, "Kurtuluş Savaşı" ile kıran Türk İnsanının, umutsuzluğa düşmeyeceğine inanmaktadır. Ulusal çıkarlarımıza aykırı olan ve ülkemiz tarımı ve dolayısıyla ülkemizi hızla büyük bir yıkıma doğru sürükleyen dış odaklı politikaları ve yeniden yapılanma yasalarını reddetmektedir.
Bu bağlamda, Ulusal Önderimiz Atatürk'ün tarım ve çiftçiler ile ilgili dört sözünü anımsamak ve anımsatmak gerekmektedir: "Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bu gün dünya üzerinde olmayacaktık." "Kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Fakat sapan kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur." "Türk ekonomisinin temeli ziraattır." "Türk köylüsünü 'Efendi' yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez."
Kurtuluş Savaşını kazanarak dünyaya bağımsızlığını ilan eden Türkiye Cumhuriyeti'nin, 80 yıl sonra köylerini bir bir satarak bağımsızlığını kaybetmesine, 'milletin efendisi' olan köylülerin ülkeden kovdukları işgalcilerin kölesi olmasına izin vermemek, ulusal çıkarlarımız adına yaşanan yıkımı engelleyebilmek ve güzel Türkiye'de onurlu bir "yurttaş" olarak yaşayabilmek için, tarım sektöründeki tüm kişi ve kurumlar ile siyasi platformlarca desteklenerek, yaşama geçirilmesi gereken önerilerimiz şunlardır:
1. Ülkemizi yıkıma götüren IMF ve Dünya Bankası eksenli politikaların geriletilmesine ve tasfiyesine yönelik çabalar yoğunlaştırılmalı, Hükümetin teslimiyetçisi çizgisine "Dur" denilmesi için, tarım kesiminin haklı tepkisi, geniş halk kesimleri ile buluşturulmalıdır.
2. Ulusal çıkarlara dayalı, "üretim, yatırım, verimlilik ve teknolojik gelişme" öncelikli planlamalarla desteklenen Ulusal Politikalar/Programlar hazırlanmalı, uzun ve kısa dönemli planlamalarla bu politikalar/programlar yaşama geçirilmelidir.
3. Ulusal egemenliğin korunması için, "Ulus Devlet" temelinde, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletini gerçekleştirecek büyüme-kalkınma modeline geçilmeli ve "Borç ve Rant ekonomisi", "Üretim ve Tasarruf ekonomisi"ne dönüştürülmelidir.
4. Tarıma "stratejik sektör" ve "reel sektör" gözüyle bakılmalı, dünyadaki gelişmeleri ve değişmeleri değerlendirerek ulusal çıkarlarımıza yönelik "Ulusal Tarım Politikaları" yürürlüğe konulmalı, ulusal çıkarlara uygun yasal düzenlemeler yapılmalı, tarımı destekleyici parasal düzenekler oluşturulmalı, tarımsal Kamu Yönetimi yeniden düzenlenmeli ve Kurullar kaldırılmalıdır.
5. Tarım sektörünün üretim cephesi, "toprak kullanımı ve sahipliği, tarımsal altyapı ve girdiler, üretim planlaması ve desteklemeler, doğal kaynakların korunması," boyutunda yeniden düzenlenmelidir.
6. Tarım sektörünün üretici ve pazarlama cephesi, "demokratik kooperatifçilik ve özerkleştirilmiş KİT'ler" temelinde yapılandırılmalıdır.
:shocking: :shocking: :shocking: