Norveç milli futbol takımının her çıktığı maçta kendini gerçekten komik duruma düşürmesini seyrederek büyüdüm. Maçları seyretmeye lüzum olmadığı, zira hepsinde 1-0 yenildikleri çok bilinen bir şakaydı; ama gerçeklere çok da uzak olmayan bir şaka...
Böylece dikkatler daha başarılı olduğumuz kış sporlarına çevrildi. Tıpkı bu yılki Kış Olimpiyatları'nda olduğu gibi Norveçliler kış sporlarının her dalında iddialıdır. Evet belki bir futbol maçında Andorra'yı yenemezdik, ama kimse 50 kilometre kayakta kırmızı-beyaz-mavi formalı adamlardan daha hızlı olamazdı.
Norveç futbolunun durumu o kadar kötüydü ki, federasyon milli takımın başına getirecek nitelikli personel bulmakta zorlanıyordu. Norveç'i futbolun mizah malzemesi olmaktan çıkarıp, rakiplerinin çekindiği ve nefret ettiği bir takım haline dönüştüren şey sadece şanstı.
O şans ise ihtiyar bir profesöre milli takım hocalığı görevinin verilmesiydi. Egil Olsen, Norveç Spor Üniversitesi'nde, kulüp teknik direktörü olarak tamamen başarısız olmuş, unutulmuş bir öğretmendi. Milli takım antrenörlüğü görevini kimsenin üstlenmek istememesinden ötürü, adam gibi birileri bulunana kadar kısa süreli bir sözleşmeyle göreve getirildi. Kamerun ile yapılan dostluk maçı yeni görevinin ilk karşılaşmasıydı. Nüfusun futbolla ilgilenen kısmı, yanlış tahmin etmediniz, yeni bir 1-0'lık mağlubiyet seyretmek üzere televizyonlarının başına geçti. Bunun yerine Afrika futbolunun devini tam anlamıyla ezen bir Norveç takımı seyrettiler. Maç sona erdiğinde Kamerun'un kalecisi topu kendi ağlarından altı kez çıkarmak zorunda kalmıştı. Basın ve Norveç halkı şok geçiriyordu. Ne olmuştu? Bu bizim milli takımımız mıydı?
Tüm bu sorulara yanıt Egil Olsen adında saklıydı. Yepyeni bir düşünce tarzıyla ortaya çıkmıştı, oyuncuları aslında futbol maçlarını kazanabileceklerine inandırmıştı. O kısa süreli sözleşme, Olsen'in Norveç futbolunun dümeninde sekiz yıl boyunca başarıdan başarıya yelken açmasıyla taçlandı. Olsen kesinlikle farklıydı. Her şeyden önce, o yeminli bir komünistti, hâlâ da öyle. Bu siyasi görüş Norveç'te kesinlikle ana akımlardan biri değildir! Aslında oynattığı futbol da ana akımların hiçbirine dahil değildi. Norveç başarılı oldu ama oynadığı unutulmaz maçların kesitleri kesinlikle geleceğin futbol programlarında gösterilmeyecek. Dürüstçe söylemek gerekirse Norveç'in oynadığı futbol, oyunun olabilecek en sıkıcı şekliydi. Sıkıcı 1-0'lık mağlubiyetler, beter 1-0'lık galibiyetlere dönüştü.
Oyun felsefemizin bir kısmı, savunma oyuncularının topu bir insanının gönderebileceği kadar kalemizden uzağa göndermesine dayanıyordu. Bu oyun tarzı, Glasgow Rangers'lı Tore Andre Flo'nun en meşhur üyesi olduğu Flo ailesinin Norveç futbolunda sivrilmesine yol açtı. Bu aile Norveç'in Stryn diye bilinen küçük, küçücük bir yerindendir. (Eğer hakikaten büyük ölçekli bir haritanız yoksa burayı bulmak için boşuna uğraşmayın!) Hepsi de iki metreyi geçen rakımda dört kardeştiler; söylemeye gerek bile yok, hava toplarında çok etkiliydiler! Üçü milli formayı giydi, kendilerinden başka bir de kuzenleri vardı, Flo kardeşlerle aynı genlere sahip olduğu belliydi ve o da milli formayı giydi. Bunlarla hücum hattınızı oluşturduğunuzu ve sürekli yüksek ve uzun toplarla oynadığınızı düşünün. Bu yöntemle çeşitli gol fırsatları yaratmanız kaçınılmazdı. Tek sorun böyle bir oyunu seyretmenin çok da eğlenceli olmamasıydı.
Yine de Norveç halkı bunu umursamadı. Aslolan kazanmaktı. Aniden Norveç'in Dünya Kupası elemelerini aşabilme olasılığı belirdi. Norveç! İnsanın ayağında kayakla doğduğu ve sahaların altı ay karla kaplı olduğu ülke. Bu gerçek olabilir miydi? Evet oldu, Norveç '94 Dünya Kupası'na katıldı ve kimse grup maçlarında elenmemize aldırmadı. Futbolun en büyük eğlencesine katılmıştık. Başarımızın üzerindeki tek gölge ezeli rakibimiz İsveç'in o kupada üçüncü olmasıydı, ne de olsa bu sadece katılmaya yeğlenecek bir sonuçtur!
Dört yıl sonrası ise başka bir hikâyeydi. İsveçliler takımlarını yenilemeyi başaramadıklarından elemeleri geçemediler. Norveç hâlâ Flo ailesine sahipti ve uzun top oynamaya devam ediyordu, bu sayede üstüste ikinci kez Dünya Kupası'na katılma hakkı elde ettik. Bundan da iyisi, İsveçlilerden daha iyiydik. Yıllardır kış sporlarındaki başarımıza bozulan İsveçliler, şimdi de Norveç futbol basını tarafından alaya alınmaya katlanmak zorundaydı. Ellerinde kalan sadece birkaç golf ve tenis oyuncusuydu, zira biz Norveçliler asla herhangi bir nesneye sopayla vurmanın altında yatan anlamı kavrayamamışızdır. Ama şimdi ayakla vurmanın anlamını özümsemiştik: Yaşasın uzun top! İsveç'i geçmiştik fakat onlar geride bıraktığımız tek ülke değildi. Norveç birdenbire FIFA sıralamasının ilk onunda sürekli yer alan bir takım haline gelmişti. Bu, eğer Nostradamus'un kehanetleri arasında yer alsaydı, onun en büyük kerameti olurdu. Yine de Nossi'nin kafasını meşgul eden, Norveç futbolunun '90'lardaki yükselişinden daha mühim meseleler olduğunu varsayabiliriz.
1998'de Norveç futbolu en yüksek noktasına ulaştı. Dünya Kupası'nda grup aşamasını geçtik, gelmiş geçmiş en iyi takımı Brezilya'yı yendik; golü atan oyuncunun soyadı tabii ki Flo'ydu. Bunları düşüşün başlangıcı yani İtalya maçı takip etti. İki sıkıcı takımın karşılaşmasında, İtalya ilk yarıda Christian Vieri'nin attığı golle galip geldi. Bu gol Norveç'in Dünya Kupası hayallerinin sonunu getirirken, FIFA sıralamasında yeniden alt sıralara gerilememizin de başlangıcı oldu.
Dünya Kupası'ndan ayrılmamız "çılgın" profesör Olsen'in de takımdan ayrılmasına yol açtı. O yeni bir başarısız kulüp takımı teknik direktörlüğü deneyimi yaşarken, milli takım da eskinin kötü günlerine geri döndü. Dünya Kupası elemelerinde alınan felaket sonuçlar Norveç futbolunu çocukluk anılarıma geri döndürdü. Bu yüzden Norveçliler bir kez daha gökten yağan, kar dediğimiz beyaz şey üzerinde yapılabilen her tür spora çevirdiler dikkatlerini.
Evet, Norveç futbolu bir adım geriledi. Arka arkaya üçüncü kez Dünya Kupası'na katılma şansını değerlendirememek futbolseverlerimiz için büyük bir hayal kırıklığıydı. Teknik direktörü kovup yeniden başlamak üzerine tartışmalar yapıldı. Fakat Norveç'i nasıl değerlendirirseniz değerlendirin son on yılda futbolda büyük bir atılım yaptığını yadsıyamazsınız. Norveç futbolundaki ilerlemenin bir sonucu da futbolcu ihracındaki ani patlamaydı. 1992'ye kadar çok az futbolcu ülke dışında oynama şansına sahipti. Halvard Thoresen, Rune Bratseth ve Aage Hareide ve başka birkaç oyuncu PSV Eindhoven, Werder Bremen ve Manchester City gibi takımlarda oynuyorlardı, ama onlar istisnaydı. Böyle bir şansı yakalayabilmek için milli takımda mutlaka gerçek bir yıldız olmalıydınız. Milli takımımızın başarısıyla birlikte Norveçli oyunculara olan ilgi arttı. Birden her tarafa yayıldık ve bu yayılma sadece iki metrelik Flo biraderlerle sınırlı değildi. Hayır, Erik Mykland gibi sadece bir buçuk metre gelen lokomotif gibi çalışan bir orta saha oyuncusu da Yunan ve Alman liginde yıldız olabilmişti (Werner Lorant'ın Fenerbahçe'ye gelmesiyle 1860 Münih'in başına geçen yeni hoca kısa Norveçliyi istemediğinden, Almanya'ya dair tespitimiz artık geçerli değil). Birkaç yıl önce Valerenga Beşiktaş'ı Avrupa'dan elerken noktayı koyan oyuncu olan John Carew Valencia'ya gitti ve Şampiyonlar Ligi finalinde oynadı. O şampiyonada Carew'dan önce başka bir Norveçli, Ole Gunnar Solskjaer, Manchester United'ın yıldız golcüsü, takımına kupayı kazandırmıştı. Üç kupa kazanan tarihi Manchester takımının iki Norveçlisi daha vardı: Henning Berg ve eski Beşiktaşlı Ronny Johnsen.
Anlayacağınız üzere mesele milli takımımızın oyun tarzı olduğunda biz Norveçliler birbirimizden biraz farklı düşünüyoruz. Bu tarzın bazen fena halde sıkıcı olduğunun farkındayız. Hepimiz dünyadaki tüm takımlar milli takımımız gibi oynamadığı için kesinlikle çok memnunuz. Eminim ki böyle bir felaket gerçekleşse dünyada futbola yönelen devasa ilgi anında yok olurdu. Kanaatimce, Brezilya, Arjantin, Hırvatistan ve Türkiye gibi Norveç tarzını kat kat aşan takımların varlığını görmek hakikaten güzel. Ama şunu anlamalısınız bu yeni tarz Norveç için kesinlikle gerekliydi. Yıllarca hiçbir başarı sağlamadan diğer takımlar gibi oynamaya çabaladık. Unutmayalım ki tüm Norveç nüfusu İstanbul'un sadece Asya yakasındaki nüfustan azdır, yani milli takım için aralarından seçim yapılacak aday sayısı pek fazla değil! Ve birdenbire böyle bir takım Dünya Kupası elemelerini geçiyor! Vay canına! Bu hakikaten muhteşemdi. Herkes takımı alkışlıyordu ve Oslo sokaklarındaki kutlamalar Akdeniz ülkelerini aratmamıştı.
Takip eden hikâye ise daha farklıydı. Demin de değindiğimiz gibi, Norveç futbolu bir adım geri gitti. Bu Dünya Kupası'nı yine televizyondan izleyeceğiz. Neyi yanlış yaptık? Niye başarımız sürekli olmadı? Bu sefer Norveç'in Dünya Kupası'nı kazanması gerekmez miydi? Dürüst olmak gerekirse bu sonuncusu muhtemelen hiç gerçekleşmeyecek. Bunun nedenini anlamak için İstanbul'un Asya yakası nüfusuyla Norveç nüfusu arasında yaptığım karşılaştırmayı hatırlayın. Ama yine de gerilemek asla iyi bir şey değildir. Geri gidiyorsanız bir yerlerde hata yapmışsınızdır. Peki yanlış olan neydi? Sizi temin ederim ki bu konudaki tartışmalar ülkemde hâlâ devam ediyor. Sorumluluğun büyük kısmı şimdiye dek selefi Egil Olsen'e yetişemeyen yeni teknik direktör Nils Johan Semb'e yükleniyor. Ben de kendi açımdan bu soruna kimi yanıtlar ürettim. İlk olarak yeni takımın temeli olması gereken genç oyuncuları ele alalım. Doksanların başında Norveç çok başarılı 21 ve 18 yaş altı milli takımlarına sahipti. Bu oyuncular kısa sürede A milli takımın kadrosunu zorlamaya başladılar. Bugünlerde ise durum çok farklı. Yirmilerinin baharında olup A takımın yerleşik yıdızlarına dünyayı dar edecek genç ve başarıya aç oyuncular yeterince yetişmiyor. Bu da takımda gerekli kan değişikiliğinin gerçekleşmesini ve takımda yer edinen oyuncuların ayaklarını denk almasını zorlaştırıyor. Sanki bir kez seçildiğinizde bir daha asla milli formayı çıkartmıyormuşsunuz gibi. Milli formayı giymek için mücadele hep kıran kırana olmalı, öyle ki adınız ne olursa olsun eğer formunuzun zirvesinde değilseniz kadronun dışında kalmalısınız.
Bundan başka bence teknik direktöre de bakmalıyız. Kuşkusuz Nils Johan Semb iyi bir hoca ama şu eski deyimin de ifade ettiği gibi "taklit asla aslı kadar iyi değildir". Semb, Egil Olsen'in gölgesinden çıktığında takımda neleri değiştireceğine dair epey laf ebeliği yapıldı. Bugünden geriye baktığımızda ise hiçbir şey değiştirmediğini söyleyebiliriz. O, Olsen'in başarı reçetesini uygulamaya çalıştı ama sonuç aynı olmadı. Artık herkes Norveç'in nasıl oynadığını biliyor. En yaratıcı futbol tarzı olmadığı ortada ve bugünlerde sanki uzun toplarımız yönlerini şaşırmış gibi. Başka bir sorun ise Norveç'in en iyi orta saha oyuncularının artık milli formayı giymek istememesi. Bunlara demin zikrettiğimiz Erik Mykland da dahil. Söylentilere göre Mykland'ın masörü, oyuncunun sürekli üzerinden aşan topları izlemek zorunda kalmasından dolayı boynunun tuttulduğunu iddia etmiş!
Peki bu Dünya Kupası'nda kimi destekleyeceğim? Çocukluğumdan beri Arjantin'i desteklerim. Futbola dair ilk çocukluk anılarımdan biri '78 finalini seyrederken Arjantin'in Hollanda'yı yenip kupayı kazandığı maçta babamın üstüne kusmamdı. Babamın Güney Amerika'nın mavi beyaz çizgili takımına olan bu sevgime sempatiyle bakıp bakmadığını ise bilmiyorum. Bu yıl ise alternatif bir favori takımım var; tabii ki Türkiye. Bir yıldır bu ülkede bulunuyorum ve İstanbul gibi dev bir metropolde yaşamanın tüm yönlerini seviyorum. Bir futbolcu olarak Türk futbol tarzının da büyük bir hayranı olduğumu da belirteyim. Söylemekten çok memnunum ki bu tarz, Norveç'in '90'lar boyunca oynadığı "lütfen sıkıntıdan ölmeden önce kapatın şu televizyonu" tarzından kat kat üstün. Türkiye'de aslolan oyuncuların teknik vasıfları, topu ne kadar uzağa vurabilecekleri değil.
Bence Türk futbolu son üç dört yılda bir devrim yaşadı. Beşiktaş'ın bir oyuncusu olarak, biraz garip de olsa şunu belirtmeliyim ki bu ülkede oynanan futbolu farketmeme Galatasaray vesile oldu. Arsenal ile oynadıkları UEFA Kupası finalini seyrederken bunun Londralılar için kolay bir maç olacağını düşünüyordum. Ama hayır. Türkler çok parlak bir futbol oynadı. Sanırım Türklerin kebaptan başka sunabilecekleri birşeyler daha olduğunu anlayan sadece ben değildim. Daha sonra Avusturya'ya karşı oynanan play-off maçlarını seyrettim. Böylesine önemli bir maçta bu kadar üstün olan başka bir takım görmemiştim. Avusturya hiçbir zaman gözardı edilebilir bir futbol ülkesi sayılamaz, ama asla unutamayacakları bir futbol dersi aldılar. İnanıyorum ki Türkiye'nin o gün kazanmak için sekiz gole ihtiyacı olsaydı, sekiz tane atarlardı. Bu yüzden Dünya Kupası'ndaki şansınızı düşündükçe sizin adınıza heyecanlanıyorum. Eğer Türkiye orada da aynı tutku ve yoğunlukta oynarsa ne kadar ilerleyebileceğini kestirmek mümkün değil. '98 yarı finalindeki Hırvatistan'ı ya da '92 Avrupa Kupası'nı kazanan Danimarka'yı hatırlıyor musunuz? Türkiye dünya futbolunda yeni bir altüst oluşun müsebbibi olabilir mi?
Takımın kalitesi ortada. Gününde olduğunda Türkiye, favori olan Arjantin ve Fransa'da dahil olmak üzere tüm takımları yenebilir. Esas sorun Dünya Kupası tecrübeleri olmamasının oyunlarını ne kadar etkileyeceği. Neredeyse 50 yıldan sonra, ilk kez dünyanın en büyük futbol olayında mücadele edecek olmanızdan dolayı, aslında ne kadar deneyimli olsalar da oyuncuların bu boyutta bir turnuvaya ne şekilde adapte olacağını kestirmek zordur; hele bu turnuva başka bir saat diliminde, binlerce mil uzakta yapılıyorsa ve menüde de suşi varsa. Diğer takımlarda aynı sorunlarla karşılacaktır, ama Almanya, Fransa, Arjantin, Brezilya, İtalya ve İngiltere bunu daha önce defalarca yaşadılar. Daha önce katılmış olmak böyle konuşabilmeme imkân veriyor. Yine de, tıpkı bunun gibi, kimse deneyimsiz Norveç körling takımının da Salt Lake City Olimpiyatları'nda altın madalya kazanmasını beklemiyordu. Görüyor musunuz kendimizi neyle avutuyoruz. Körling!..
Tekrar Norveç'e dönersek, biz Kuzeyliler inatçıyızdır. Nils Johan Semb hâlâ milli takımın hocası ve kadroyu yaklaşan elemeler için hazırlıyor. Ne mutlu ki, hep söylendiği gibi hiçbir şey futbol oyunu kadar hızlı tarih olmaz. Her zaman yeni bir şans, yeni bir maç, yeni bir eleme turu vardır. Bu sefer Dünya Kupası'na gidemedi diye Norveç'in somurtması faydasız. Bir dahaki kupa için hazırlanmalıyız. O zamana dek yapabileceğimiz sadece Dünya Kupası dediğimiz şenliğin keyfini çıkarmak. Ben seyredebildiğim kadar çok maç seyredeceğim ve emin olun Türk takımını da yakından izleyeceğim. Son olarak bu fırsattan yararlanarak Türk milli takımına ve Kore ve Japonya'ya gidecek veya benim gibi evlerinde oturup televizyondan maçları seyredecek taraftarlarına en iyi dileklerimi sunmak isterim. Sonucu ne olursa olsun, Dünya Kupası Türk futbolu için büyük bir basamak oluşturacak ve oyuncular bu en sert rekabet seviyesinde oynayarak pek çok şey öğrenecekler. Ama Türk takımı ne kadar iyi? Sanırım bekleyip görmeliyiz. Ve kimbilir, belki Norveç ve Türkiye 2004 Avrupa Kupası'na birlikte katılırlar. Ne dersiniz finalde karşılaşır mıyız?
Arild Stavrum, 2002.
Gerçekten güzel bir yazı yazmış Stavrum. Biraz eski ama yine de okunmayı hak ediyor. Türkiye'deki kariyeri ne yazık ki çok başarılı olmadı ancak kötü bir oyuncu değildi. Bir kez Larsson'un arkasında kaldı ama bir kez de Allsvenskan'da gol kralı oldu diye hatırlıyorum. Norveç futbolu ile ilgili dedikleri ise doğru. İnsanlar cidden ayaklarında kayaklarla doğuyorlar. Ve Flo ailesi. Ne olur bana onlardan bahsetmeyin. Kızıl Erik'in Sagalarını ve oğlu Şanslı Leif'in Sagalarını bir kez daha okurum daha iyi!
Erik Mykland ise FCK'da da oynadı. Kısa boylu olmasına rağmen inanılmaz bir oyuncuydu. Takımdaki Viking oydu ve arada sarhoş olmasının da etkisiyle takımın eğlence kaynağıydı(Kopenhag kaldırımlarında insanlarla bilek güreşi yapıyordu :)). Ama geriden Johnsen'in vurduğu topların Flo'lara gitmesi yüzünden Mykland topu sadece rakibin ayağında görebiliyordu herhalde. Bu arada Norveç 2002'den sonra Euro 2004, DK 2006 ve Euro 2008'e de katılamadı. İsveç ise bu dört turnuvada da yer aldı.